İki kere iki dört etmiyor; etmiyor hoca, iki kere iki çoğu zaman dert ediyor... bu sevda denleminde... bu denklemin kökü yanlış bu teori hepten bozuk, iki kere ikinin ne edeceğini kestiremiyorsun, hazan düştümü bağına; hiç ediyor bazen... hiç..
Vareden'in adıyla insanlığa inen Nur Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından Rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayat En müstesna doğuşa hamiledir kainat
Yıllardır boz bulanık suları yudumladım Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Hasretin alev alev içime bir an düştü Değişti hayel köşküm, gözümde viran düştü Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü
İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi'nin Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla Mehtabını düşlerken o mühür sahibinin Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla Evlerin arasına dikilir yesil bayrak Yeryüzü avaredir, yapayalnız ve kurak
Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım Heyûla, bir ağ gibi ördü rüyalarımı Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydim
Yağmur, gülsenimize sensiz, baldiran düştü Düşmanlik içimizde; dostluklar yaban düştü Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü
Bir güzide mektuptur, çağlarin ötesinden Ulaşır intizarın yaldızlı sabahına Yayılır o en büyük mustu, pazartesinden Beyazlik dokunmuştur gecenin siyahina Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin Sükutu yar, sevinci dualar kadar derin
Çaresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım Bir cezir yaşadım ki, yaşanmamiş, mazide Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydim
Sensiz, kaldırımlara nice güzel can düştü Yarılan göğsümüzden umutlar bican düştü Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü
Melekler sağnak sağnak gülümser maveradan Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar Mutluluk nağmeleri işitirler Hiradan Bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri Paramparça, ateşler sahinin hayalleri
Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım O mücella çehreni izleseydim ebedi Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
Sarardı yeşil yaprak; dal koptu; fidan düştü Baykuşa çifte yalı; bülbüle zindan düştü Katil sinekler deldi hicabın perdesini İstiklal boşluğunda arılar nadan düştü Dolaşan ben olsaydım Save'nin damarında Tablosunu yapardim yıkılan her kulenin Ebedi aşka giden esrarlı yollarında Senden bir kıvılcımın, süreyya bir şulenin Tarasaydım bengisu fışkıran kakülünü On asırlık ocağın savururdum külünü
Bazen kendine aşık deli bir fırtınaydım Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü Mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü
Badiye yaylasında koklasaydım izini Kefenimi biçseydi Ebva'da esen rüzgar Seninle yıkasaydım acılar dehlizini Ne kaderi suçlamak kalırdı ne intihar Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya
Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım Tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Haritanın en beyaz noktasına kan düştü Kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü Mahkumlar yargılıyor; hakimler mahkum şimdi Hakların temeline sanki bir volkan düştü
Firakınla kavrulur çölde kum taneleri Ahuların içinde sevdan akkor gibidir Erdemin, bereketin doldurur haneleri Sensiz hayat toprağın sırtında ur gibidir Şemsiyesi altında yürürsün bulutların Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların
Devlerin esrarını aynalara sorsaydım Çözülürdü zihnimde buzlanmış düşünceler Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü İlkin karardı yollar, sonra heyelan düştü Güvenilen dağlara kar yağdi birer birer Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü
Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir Yıldırımlar parçalar çirkefin gövdesini Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından Alsam, ölümsüzlüğü billur dudaklarından
Madeni arzuların ardında seyre daldım Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini Senin için görülen bir düş de ben olsaydim
Şehirler kabus dolu; köylere duman düştü Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayali Hazindir ki; dertleri asmaya umman düştü
Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur Sensiz doğrular eğri; beyaz bile karadır Sesini duymayanlar girdabında boğulur Ana rahminde ölür sensizlikten bir cenin Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin
Saatlerin ardında hep kendimi aradim Bir melal zincirine takıldı parmaklarım Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü Sensiz kıtalar boyu uzayan vatan düştü Bir kölelik ruhuna mahkum olunca gönül Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü
Ay gibisin; güneşler parlıyor gözlerinde Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde Sümeyra'yı arıyor her damlada bir saray Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin Mekanın fırçasında solmayan resim senin
Yağmur, birgün elimi ellerinde bulsaydım Güzellik şahikası gülümserdi yüzüme Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü İniltiler geliyor doğudan ve batıdan Sensizlikten bozulan dengeye ziyan düştü
Islaklığı sanadır ahımın, efgahımın İçimde hicranınla tutuşuyor nağmeler Sendendir eskimeyen cevheri efkarımın Nazarın ok misali karanlıkları deler Bu değirmen seninle dönüyor; ahenk senin Renkleri birbirinden ayıran mihenk senin
Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Yağmur, sayrılığıma seninle derman düştü Beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü
Nefsinle yeniden çizilecek desenler Çehreler yepyeni bir degişim geçirecek Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler Anneler çocuklara hep seni içirecek Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin Sana mü'mindir sema; sana muhtaçtır zemin
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım
Kardeşler arasında heyhat, su-i zan düştü Zedelendi sağduyu; körleşen iz'an düştü Şarrkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın İnsanlık bahçemize sensizlik hazan düştü
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım Dokunduğun küçük bir nakiş da ben olsaydım Sana sırılsıklam bir bakiş da ben olsaydım Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım Senin için görülen bir düş de ben olsaydım Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım
Her şey bir uğultuyla başladı… “O giderken dedi” adam “O giderken hep yanımdaydı…”
Beni bir suya verdiler, Karanlık zindanların yalakları çekti kahrımı. Düştüm sandım eteğinden, Böylesi de güzel…
…Ya düşseydim gözünden?
Kalbimin damarında çatlayan soluk, Bir Sultan emriyle azat edildi. Başı gergef hükmüyle gerilen Heyyy! Yalnızlık, Hangi asrın cüretinde göğe çekildi. Ben İsa’yı görmedim, Ama bildim mıhlanırken ne acıdır adamlık…
Yusuf’un ellerinde kanlı bir gömlek, Durun demek için koşuyor kararan o gözlere. Yorulma hey Yusuf’um! Yalnız bir peygamber sabrıdır, Koynunda kocabaşlı bir yılanı beslemek. …Kervanın sesiyle durdu zaman, Ki dursaydı Züleyha, Anlamazdım bir nefes için, Nedir kabri beklemek…
Yolum bir saraydan geçse de, Bana soylu deme ne olur. Soyundum zira bütün asaletimi! Gömleğimin kiri belki de bundan. Yırttım senden kalan esaretimi. -Aldanmak için sübyandı ruhum / Topladım da aldandım bütün cesaretimi… Bana soylu deme ne olur! Kırılır lambalarım bir çift sözüne. Alınganlığımdan değil / Bir sevda leşine verdim de kefaretimi. Benim şarkılara ağlamam bundan…
Beni bir suya verdiler, Karanlık zindanların yalakları çekti kahrımı. Düştüm sandım eteğinden, Böylesi de güzel di…
…Düşmeseydim gözünden
( 2 )
O kadınlar seni çok severlerdi. Gittin diye balkona bayrak astılar…
Güneşi soğutarak terli avuçlarında; Bileylendiğin küfrü olukluyorsun… Onulmaz değilim…Hakir değilim… Şafağın karardığını gördüm sadece çocuk şavkıyla… Heyecanımı annece gör …/Ama gitme…
-Buğusunda bir ceset daha düşer saç telinizden. …/ kalbim kapınızı hiç yokladı mı?
Kılıçlar bileti boşuna keser, Beni zorlama göçe… Gitmeyeceğim. Biraz daha kalmak için gölgeliğinde, Bir söğüt rüzgârı taşır ellerim…/ Ellerini ne çok severdim…/ Taşı da yararsa hıçkırıklarım, Bu son olsun… Bir daha gülmeyeceğim…
Ölmeyi de bildim sürüdüğünde. İnsanca yaşamanın gayretini de. Yalnız cennet tutkusu sende sanırdım, Saçlarına çaputu bağlamam bundan… Yarılan taşlarla bir kale ördüm. …/Benim gülmeyi boşamam belki de bundan…
Penceremde bitkin bir sükût lamba, Aşkı kambur bilen karıncanın yorulduğusun… …/ Kırbacın bana tanıdık geldi,
…/ Sen Ebû cehl-in torunu musun? (!)
( 3 )
Vaktin yakasından silkindi sitem, Bıçak kesiğinde yalnızca bir söz : -Gitmek için çok erken…
Sana halleşmemin sebebi yağmur, Yoksa düşmezdi yolum bir soysuz kafesine. Dinmeden içimde ki o sebil gurur, Alçalmadan sakındığım kasvetli zuhur, Almazdı beni mevsim o yorgun heybesine… Sana halleşmemin sebebi yağmur / / Gitme parmağımın ucundaki nur…
Karıncalar su taşır İbrahim ateşine, Çok değil beklediğim yalnızca bir ses. Dökülür ayaklarımın dibine öfkem, Sökülür karanlığa bezediğim yamalar. Gitmesem çırpınır bendeki heves. Kavuşur belki düş’ün yastığa, Korkun mısralaşır… Kalemde neymiş! Ayrılık zümrütlerde içtiğim zehir / / Çok değil beklediğim – “İçme” diye bir ses…
Kuş tüyü adımlarla koşmaktan yorulmuşum, Durmaktan usandığım bir tek sen varsın!!! Anlamışta kalbim, bozulmamışım. Yüzümdeki şaşkınlık belki de bundan. Tac’ını giyerken kahrım önümde, Bu zaferi sonsuzun başı sanmışım. Uzanmış bileklerim kudretin pususuna, Yoo kansız değilim / Hor görme beni, Ben en çok sensizlikten böyle kalmışım Durmaktan yorulduğum bir tek sen varsın / / Gel desen sanki uçacakmışım…
Bir zemheri yoksulu aslında kalbim Ve idamımı en çok bundan istedim… Sehpama tekmeyi vuran sen misin? Bağışla… Çıtımı çıkarmazdım bilseydim… Korkmazdım asılırken iki göz arasına, Düşmekten korktuğum kadar aslında. Küçülürüm diye çekindim… Sen hep gülseydin!
Omzunda taşıdığın meçhul bir ceset, Sana yardım ederdim lakin… …Beni omzuna yüklemeseydin…
...Karşılıksız ve hesapsız bir kardeşliğin, malub edilemez bir inancın medeniyeti... Sözün hüküm sayıldığı, sabrın yaşamakla eş olduğu bir ülke... Kapıları gelene de gidene de ardına kadar açık... Sözün "Selam" olduğu ülkeye hoşgeldiniz...