Ey Sonsuzluğun Sahibi Sana Ulaşmak İstiyorum ! M.Y

18/10/2008 - Güçer Kafa-İstanbul Muhafızı

Kategori: Nesir



Güçer Kafa-İstanbul Muhafızı
 




İstanbul Muhâfızı


Yedi Tepe, yedi âh, lâlelerin renginde,
Gönül bahara erer Boğaz’ın âhenginde…

Üsküdar’ın gözüyle seyrederim bu şehri,
Hatıra ikliminde kabarır zaman nehri…

Fethin kutlu günleri canlanırken ân be ân,
Top sesleri yükselir, düşümde titrer her yan…

Sarayburnu nurlanır okunan ilk ezanla,
Sabah rüzgarı inler, içimdeki bu zanla…

Böyledir Üftâdem bencileyin seraba turâb olmuşun hâl-i pür melâli… Derdimin konuşulduğu mahfillerde, ar eden hayalimin kızıl gölgesine düşen bir nûr iken o aziz belde, hülyasından öte ne kaldı ki elde? İstanbul salınır her dem, kucağımda inleyen sazın mızrabında, hem telde… Bîvefâ da olsan ey yâr… İstanbul hatırına bir daha gel de! Firâkın ilan edicisi dudaklara bir pişmanlık ilişmiş ne çıkar? Yine de sen bilirsin amma İstanbul bu defâ kaşını pek fena yıkar…

Kanatlanırken ruhum, bir asırdan bir asra,
Kosova’da hüzün var, bâ’de hârâb-ül Basra!

İstanbul’da görürüm üç kıtanın izini,
Hayal sandalım aşar esrarın denizini…

Hisarların nöbeti zamana meydan okur,
Güzelce mahzun bakar, Boğazkesen pek vâkur!

Çığlık çığlık doldurur martıların semâhı,
Ulvî bir esintiyle şenlenen bu sabahı…

Boğazkesen Hisârını üç ayda inşa ettiren kudretin eliyle, gönül çölüme mayalanan sevdâ rahmetiyle, yüklü bulutlara dönen gözlerimdedir Âsitâne… Ömrümün şah beyitini, her gece bağrına basan o Şehr-i şâha seslenirim her seher… Biri biterken biri başlayan sabah ezanlarının eden ele götürdüğü bir selâm olur aşkım… Nihâyet Fatih Camiinin yiğit minârelerinde güneşin endâmını seyre dalar… Endâmıyla güneş olanın ışığını beklerken şafak vaktinin mânâ girdabı, Bâkî’nin ruhâniyetine eşlik eder serçeler… Bir Hûmâ salınırken bin bir hatırâ sahibi kaldırımlarda, şuurun aldırmazlık makamında şu divâne gönlü çeler…


Haliç’e kanat çırpar gönül kuşum bin şevkle,
Aşk peşimden haykırır: “Ne olur beni bekle!”

Titreyerek konarım bir servinin dalına,
Eyüp’te gölgelenen Nedim’in masalına…

Şadırvanda yıkanan uhrevî güvercinler,
Şu kanayan ruhuma nice devâ perçinler…

Gözyaşım buhar olur duaların fevkinde,
İstanbul’u sevmenin anlatılmaz zevkinde…

Gözyaşım buhar olur da, sisten dokunmuş bir ipek şal misali sarılır O’na… Bu sarılış, nefsi dürtülerin ötesinde, suni yamalarla zedelenmiş hazineleri, âğyârın gözünden sakınmaktır âşıklığın töresince… Bu devr-i gârâbette aşık mı kaldı, aşıklık mı kaldı âh Üftâdem? Masal diyârından firâr etmişlerin türküsünü söyler şimdi lâleler… Kerevetine çıkılmamış masal mı olur Azizem? Hayal fırçasıyla masalları yeniden yazmak için çocuk olmak gerek değil mi? Çocukluk da firâr etmiş ömür diyârından… Yazık! İstanbul da el çekmesin şimdi bu vurgun yemiş hasret ihtiyârından…

Zebûn ederken gönlü, feleğin bildik sesi,
Bin vefâyla karşılar Yavuz Selim türbesi…

Gül aşığı sultanın mânevi huzurunda,
Tâyy-ı zaman eylerim hakikatin nurunda…

Kırkıncı hâfız için okuduğum Fâtiha,
Sıcacık bir hâz verir, ruhum kalkınca şaha!

Nal sesleri çınlayan sokaklardan geçerek,
Kan ter içinde kalıp, Fatih Camiine dek…

Yavuz’un bir âhu elinde, âleme nizâm verirken âciz kalmasını, aşk ehli gönlünün aşk rüzgârıyla itirafını düşünüp de; aşk elinden âmân dilemekte ısrar etmek yakışmaz âşıklık iddiama! Bunu ben bilirim de, dermanımı vermekten imtinâ eden, yâr namıyla andığım, her nefeste yâ sabır çeken nefeslerle andığım ve bir Emirgân ikindisinde gözyaşlarına kandığım bilmez… Tecâhül-ü arif sultanına, ârâftan teessüfler sökün ederken başlar gece… Yedi Tepe semalarında süzülen gümüş kanatlı kuğuları omzuna kondurunca o ece…

Yürüdüm öksüz gibi içimdeki sızıyla,
İstanbul’u bölüştüm, yârin vefâsızıyla…

Bir fincan acı kahve, Zeyrek’te hatır idi,
Gülen gülün kokusu, gülü ağlatır idi…

Yalnızlıkla seyrettim Sinan’ın dehâsını,
Mermerde yankılanan şiirlerin hasını…

Gözlerimden yaş olup aktı Süleymaniye,
Kendine dön der gibi baktı Süleymaniye…

Dönülmez akşamın ufkunda kanayan bir cân için dile kolaydır! Âh zaman… Seni arzuların örsünde, gözyaşımla çifte su vererek dövüp, gönlümdeki şekle sokmak dilek olaydır… Dil, şâd olmayacak bilirim… Lâkin yine de ümit denen sefilin parmak uçları gezinir dudaklarımda… Hasret ve firâk acısı izimi bulur o zât-ı şâhânenin uzaklarında… Esaretimin cesaretimi perdelediği bir manzumeye dönen bekleyişimin, murâdın açıklarında demirlemiş bulunduğunu seyreden Haliç içlenir ansızın…


Başı dik minareler göğe mühür vurmakta,
Rüzgar, Yahya Kemal’den bir mısra savurmakta…

Beyazıt Meydanı’nda sohbet eden çınarlar,
Nice bin âllâmeyi hayır ile anarlar…

Anılarda yaşayan o şâşâlı devirler,
Gitti gelmez nâfile! Dün elinde esirler…

Bunu anlamış gibi donuktur Çemberlitaş,
İnsanların yüzünde yine o bildik telaş…

Denizi fark etmeyen balıklar gibi hissiz!
İstanbul’un içinde, İstanbul’dan habersiz!

Kalabalıklar akar, yazık! Görmeden bakar!
Bu sebepten İstanbul keder tâcını takar…

İstanbul’un kederi benim de kederimdir!
Sanırım ki İstanbul gülmeyen kaderimdir…

Bu şehri yaşamayı bilen kaç fâni var aceb Üftâdem? Mevtâların yekunu dahi Der Saadetin bağrında, ruhlarını onun göklerine ışık bayramı yaparcasına katarken, kulağı sağır işgalcilerin elinde inleyen şehir şikâyetkâr olmasında ne yapsın? Sen ki henüz okumaya başladığım bir kitapsın… Dile gel ey tezhibinde şirâzeler ağlatan! Çârkûşe midir, zerduva mı, yekşah mı yoksa zilbahar mı ruhuma iliştirdiğin bu ulu ruh? İşte Yedi Tepe… Azizeliğinin farkında her seher… Her seher mahzun, mütevekkil, nâzende ve şûh…

Harap halde vardığım Sultanahmet Meydanı,
Nefes nefese bekler kadir bilir rindânı…

Kabul etmez rindlerin nihayet öldüğünü,
Yenilmenin zamanı ikiye böldüğünü…

Tesellisiz bu hâli maziden istikbâle,
Taşımakla övünür şimdi açan her lâle!

Ayasofya al giymiş, kızıl ufka dalarken,
Kadife bir karanlık duvarları yalarken…

Gecenin atlıları sökün eder semâdan,
Mehtâbın saltanatı, sıyrılır her imâdan…

Bir güne sığmaz yine Yedi Tepe sevdâsı!
Gün doğana kadarmış sevenlerin vedası…

Bayâtî’nin yegâne yâri sensin İstanbul!
Tâ ezelden ebede sevilensin İstanbul…


Güçer KAFA

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

26/8/2008 - Küskündüm Gözlerine İstanbul'un

Kategori: Nesir


Küskündüm Gözlerine İstanbul'un...
--------------------------------------------------------------------------------
Sen ucu bucağı var bir şehirsin, bense sonsuzluğu taşıyorum içimde...

--------------------------------------------------------------------------------

Küskündüm gözlerine İstanbul’un, bir parça yalanla bakıyor diye… Nicedir yerli yerine koyamadığım cümle öğelerim beni terk ettiler sandım. Öyle söyledi uzun kirpiklerini kırpıştırarak İstanbul. İnandım, vazgeçtim bağımlı olduğum yazılarımı yazmaktan. Kelimesiz geçti koca bir yaz. Bense, küskündüm gözlerine İstanbul’un, bir parça yalanla bakıyor diye…

Ne el ele indiğimiz Maçka yokuşu, ne vapura bindiğimiz Karaköy iskelesi ilhamım olabildi. Yasaklamıştı İstanbul, güzelliğinden başka yazacağım ne varsa. Eylül mutlu, eylül bereketli, eylül ki yazın en son demi. Doğanın mavisi, beyazı yeşili… Arkamda bıraktım güzelim tebessüm edişini. Ucunu bucağını göremediğim bir fotoğraf karesiydi bu buruk mutluluk. Tek derdim oydu ki, küskündüm gözlerine İstanbul’un, bir parça yalanla bakıyor diye…

Bir kaybedilmeyesiye, varlığına dualar ettiğime yazarken satırlarımı bir bir, geçtiğim şehirleri, kasabaları tanık tuttum kendime. Bereket kokusu, toprak, kızıla boyanmış otlar… Geçmiş zamanla kol kola şimdiki zaman, karşıdan gülümserken gelecek zaman. Alacağın olsun İstanbul, yazdırmadın bana tek satır bile, güzelliğinden başka bir şey yazarım diye. Sen ucu bucağı var bir şehirsin, bense sonsuzluğu taşıyorum içimde. Sen aşıklar taşırsın Taksim’de, Tarabya’da, İstiklal’de, bense sevgi büyütürüm mavimde, beyazımda, bejimde… Küskündüm gözlerine İstanbul’un, bir parça yalanla bakıyor diye…

Bir eylül vedası, koca bir yaz hatırası. Elde kalan ne varsa, sevdiğimindir yarısı. Yumdu gözlerini uzun kirpikli İstanbul. “Haydi” dedi sonunda, “Şimdi bir vals başlasın!” Duymadım sözlerini. İzin vermedim bu defa sevdiğimi, kelimelerimi çalmasına. Ne de olsa nicedir tek bir şarkısı vardı aklımda, küskündüm gözlerine İstanbul’un bir parça yalanla bakıyor diye…
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

11/8/2008 - bizi soracak olursanız biz çok iyiyiz!

Kategori: Nesir


bizi soracak olursanız biz çok iyiyiz!

bir çınarın gölgesini içerken sıcaklığımız
baktığımız yerleri körleştirme çabasına girerken düşmanlığımız
bizim niyazımız Allah'a dır..
biz bükülmüş boyunlardan akan Ebuzer'in yalnızlığını kutsarız..
biz ukaz panayırında satılığa çıkarılmış yemenli Zeyd bin Harise'nin saçlarından
kölelik taçlarını söküp atmış,
taifte onunla taşlanmış Peygamber'in şefaatini dileriz..
vaktin kuşluğunda...

bizi soracak olursanız biz çok iyiyiz..
gökyüzü cebinden güneşi çıkardığında,
açarız pencerelerimizi..
Ağaçlar elleriyle verir bize sabahın besmele meyvesini...

kızdığımızda öfekimizi kızıl denize atarız
atarız ki
Musa'nın asası bizi ayırsın kavgalardan, yalandan, plastik dünyadan...
kinini toprağa gömmüş dervişlerin arkasından cenaze marşı çalmayız...
şölenimize davetlidir
nefsini ateşe vermiş her insan...
alçak gönüllü olduğumuzda yükselir toprağın uçurtmaları...
sustuğumuzda devrilir kocaman lafların yapaylığı.
fenerlerini yakmış adamların yakalarına ilişir konuştuklarımız...
biz unutulmayız...
çünkü korkusuzluğu hatırlatır
laf ebesi olmayan kervanlarımız.
bizi soracak olursanız biz çok iyiyiz...

Siz halimizi sordukça biz hatrımızı şaha kaldırırız.
bizi soracak olursanız biz çok iyiyiz!

Büyüklerin ellerinden,küçüklerin gözlerinden,Beyrut'un toprağından,Bosna'nın bayrağından,Ebu Zer'in yalnızlığından ,Bilal-i Habeşi'nin ilk ezanından,Tarık bin Ziyad'ın kılıcından,Filistin'li Cafer'in haykırışından,Gazze'nin gözyaşından öpüyorum.

Bizi soracak olursanız biz çok iyiyiz!

Esra Elönü

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

14/7/2008 - Erdem Bayazıt'la ölümü düşünmek

Kategori: Nesir
Erdem Bayazıt'la ölümü düşünmek 
 
  
 Son birkaç ay içinde birçok değerli insan birbiri ardınca göçüp gitti. Dilaver Cebeci, Cengiz Aytmatov, Nusret Çolpan, Ahmet Yüksel Özemre, Avni Anıl, Semahat Özdenses, Necla Pekolcay, Ali Püsküllüoğlu, Hasan Doğan, Erdem Bayazıt... Çoğu yakından tanıdığım, sevdiğim, saydığım insanlardı.
İnsan, ailesinden yahut dostlarından birini kaybedince pusuya yatmış ölümü dehşetle fark ediyor. Bazen yüksekçe bir yere çıkıp, sesimi kimseye duyuramayacağımı bile bile, "Beyler, üç günlük dünyada huzur içinde yaşamak varken niçin böyle boğaz boğazasınız? Neyi paylaşamıyorsunuz? Ölüm var, bakın, hem de çok yakınınızda!" diye haykırmak geçiyor içimden!

Evet, ölüm var, ama insanlar aslında hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak istiyor, ölülerini -en sevdikleri bile olsa- toprağa verdikten sonra mezarlıktan da, ölüm fikrinden de kaçarcasına uzaklaşıyorlar. Sürekli ölümden ve ölülerden söz etmek, yani nekrofili, sağlıklı bir ruh hali değil; ama ölüm yokmuş gibi yaşamak da egonun azgın atını zaptedilmez kılıyor. İnsanın bu küheylanı ara sıra dizginlemesinde, yani ölümü düşünerek o güne kadar yapıp ettiklerinin hesabını kendi kendine vermesinde fayda vardır.

Evet, dostlarımı kaybettikçe ölümü kendime daha yakın hissetmeye başladım. Özellikle Erdem Bayazıt'ın ölümü "ölüm" kavramı üzerinde yeniden düşünmeme yol açtı; çünkü bütün şiirlerini yeniden okudum. Merhum, Türk şiirinde ölümü derinliğine hisseden ve çok iyi ifade eden şairlerdendi. Sebeb Ey ve Risaleler'deki şiirlerinin toplamından oluşan Şiirler (1992) kitabını okuyunuz, ilk şiirlerden itibaren ölümün soğuk nefesini hissedeceksiniz. "Birazdan Gün Doğacak" adlı ilk şiir, bir ümit ve diriliş şiiri olsa da, "Şehrin Ölümü" adlı ikinci şiirde aşka, inanca, toprağa ve insana veda ediyor. Üçüncü şiirin de adında ölüm var: "Ölünün Kıyıları".

Modern teknolojik medeniyetin "mavera"dan kopardığı insanı ve onu yücelten bütün değerleri öldürdüğünü düşünen Erdem Bey'in şu mısraına dikkatinizi çekerim: "Parkta son ağaç da ölüyor intiharı hatırlatan bir ölümle". Bir başka şiirinde, gücü 'toprak kadar eski', 'yer kadar ağır' çocuğa "Altımızda kayan bu ölü şehri durdursana" diye seslenen Erdem Bey, ilk şiir kitabına ismini veren "Sebeb Ey" şiirinde de, modern şiirin dilini kullanarak klasik şiirin, dolayısıyla tasavvufun ölüm tasavvuruyla bağlantı kurmuştur: Ölüm, kendinden kurtulmak, daha öteye geçebilmek için ten elbisesinden arınmak, böylece ölümsüzlüğün sonsuz ipini yakalayarak "sebebe yönelmek"tir. Erken kaybettiği bazı dostları için yazdığı "Önden Gidenler İçin" adlı şiirinde, "Ben şimdi bu yanda/ Kasılmış çıplak bir kurşun gibiyim/ Namluda" diyen Erdem Bey, "Ölüme Saygı" şiirinde de, "Bekleyin geliyor ölüm usulca/ Usulca girer koynunuza" diye uyarıyor.

Dedim ya, Erdem Bey her şiirinde "mahlûkta gürül gürül devinen bir ırmak" olduğuna inandığı ölümden gizli veya açık bir şekilde mutlaka söz etmiştir. Ama uzun bir şiiri var ki, onda sadece ölümden söz eder ve bu kaçınılmaz gerçeğin felsefesini yapar: Ölüm Risalesi. Şiire 'az az öldüğünün' her an farkında olduğunu söyleyerek başlayan aziz şairin öyle mısraları var ki, aslında ölüme taa 1980'lerde hazır olduğunu hissediyorsunuz:

Okuyorum hayatı

Toprağın üstünden çok

Altındakilerle var olduğunu

Toprak

Ölüme aç

Ölüme muhtaç

Hayat

Ölüm muhakkak

Ve ölüm mutlak

Tek kapısıdır ölümsüzlüğün

Derin ve incelikli şiirlerden oluşan Ölüm Risalesi'ni yerim olsaydı daha geniş bir biçimde tahlil etmek isterdim. Yalnız bu Risale'deki şiirlerden birinde, Erdem Bey'in -Ahmet Yüksel Özemre'nin kendi cenaze törenini tasvir etmesi gibi- kendi ölümünü anlattığını hatırlatmak isterim (Bu şiiri Derkenar'da okuyabilirsiniz). Aslında dış görünüşüyle dağ gibi heybetli bir adam olan Erdem Bey'i yakından tanımayan biri, onun böyle şiirler yazabileceğini, hatta şair olduğunu tahmin edemezdi. Şiirindeki gür ve meydan okuyucu sese rağmen ne kadar halim selimdi, ne kadar iyi yürekli bir Anadolu insanıydı! Yola beraber çıktığı can dostlarını, Cahit Zarifoğlu, Alaaddin Özdenören ve Akif İnan'ı erken kaybetmiş olması, sanırım onu ölüm fikriyle daha da içli dışlı hale getirmişti.

Sahi, Kahramanmaraş'ın "Yedi Güzel Adam"ından kaç kişi kaldı? Hepsini 1970'lerin sonunda Ankara'da tanımıştım; hatta Erdem Bey'in çıkardığı Mavera dergisinde benim de birkaç şiirim yayımlandı. Sonraki yıllarda yollarımız fazla kesişmese de, ben hep Erdem Bayazıt adında bir ağabeyim olduğunu bilir ve çok severdim onu.

Sevgili ağabeyime Allah'tan rahmet, ailesine ve dostlarına başsağlığı ve sabır diliyorum.

Beşir AYVAZOĞLU


[DERKENAR]
Kendi ölümüme ait bir deneme

Bir gün öleceğim biliyorum

Bunu her an ölür gibi biliyorum

Anamın yüreğinde bir kor

Ölene dek sönmeyecek bir ateş

Kımıldanıp duracak hep

Karım bomboş bulacak dünyayı

- N'olurdu birlikte ölseydik, deyip duracak

Oysa insan yalnız ölür

Ama o olmayacak dualarla teselli arayacak

Kızlarımın gırtlaklarında bir düğüm

Bir süre kaçacaklar insanlardan

Boşluğa düşmüş gibi bir duygu içlerinde

Sonunda onlar da kabullenecekler öylesine

Ölümüme en çabuk dostlarım alışacaklar

- Yaşayıp gidiyorduk yâhu

Ne vardı acele edecek!

Diyecekler

Biliyorum yaklaşıyoruz her an

Biliyorum oruçlu doğar insan

Ölümün iftar sofrasına

Erdem Bayazıt

(Ölüm Risalesi'nden)


Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

3/6/2008 - Ölürüm Oraların Derdiyle

Kategori: Nesir

 

Sonraki resim için tıklayın >>

9.Başarı Ödülü-Stevan Popo-Romanya

 

 

 

Ölürüm oraların derdiyle

Korku aslında hayattır, hayatın ta kendisidir. Acıyı hissetmek gibi, bir düşünsenize acı diye bir şey duymuyorsunuz. ne olur haliniz? parmağınızın ateşte yanması, kesici bir aletle doğranması hiç bir şey hissettirmiyor size. ne fena, santim santim azalırken acıyı hissedememek.

korku da öyle bir şeydir bence, insanlara bahşedilen bir lutüfdur.
velhasıl kelam korkmak güzeldir.


-bana oraları anlatsana. dedi
bir mahküm ziyaretinde masamıza yaklaşan adam, memleketine gittiğimi öğrenince.
-oraları... bir ütopya, bir cennet, hayal dünyası, bir zamanlar var olan bir masal ülkesi gibi söylemişti.

dudaklarından bir istek değil, apaçık bir korku dökülmüştü masaya
ne zamandan beri içerde, ne için içerde sormadım. sadece yüzüne bakıyordum alt dudaklarını da örten bıyığı çehresine ne kadar güçlü bir görüntü verse de 'oralardan' bahsederken titreyen sesi ve ıslanan gözleri acz tutan yanını sere serpe ortaya uzatıyordu, talana hazırdı. üç kelimeye kendini deşifre edecekti.

oralar...

oraları görememe korkusu, o korkuyla nefes almak, taşı toprağı özlemek. dağlarında öten kuşu duymak güpegündüz hücrede, taş zeminde aniden fışkırması çiğdemin, çiçeğin. o korkuyla çıldırırken yine o korkuya sarılarak yaşamaya çırpınmak...

delirmenin ilk hali, duvarlarda sarı çiçeklerin boy vermesi, avluda atılan voltalara yayla rüzgarlarının eşlik etmesi. ansızın bir ikindi vakti allara bürünmüş gelin alayının girmesi nizamiyeden içeri. insanın bacaklarına bir ateş dolar, koşmaya başlasa yetişecek sanki düğün alayına, nasıl bir derman anlatılır gibi değil, bir koşsa avlu boyunca, bir tek kurşun yetişir ardından, bir tek kurşun.


ve nasıl anlatılır?

baharın gelişi, cemre düşünce toprağa dağlardan yükselen buharları, başkaldıran tohumları, kınalı ellerin çapa tutuşu, sürme sürülmüş gözlerin 'ah' çektiren bakışları..

oralar..

yağız atların vadilerde dolu dizgin gidişi, sağrılarından dökülen terlerin toprağa değişi, çiğdemin, navruzun sıyrılması topraktan, hiç bir metropole sığmayan gökyüzü, hiç bir masalda geçmeyen yıldızları...

kartal çığlığını duymanın bedeli ne eder? kim anlar onu? gözlerine yerleşen delice bakışların müsebbibi korkunç atan yüreği midir?
oraları görmeden ölmek korkusu mudur?

nasıl anlatılır, kelimeler nasıl biçare kalır, nasıl acizleşir inanamazsınız.
kuzulamaya durmuş koyunlar, ince bir sızı gibi ovaya yayılan kaval sesi, köpeklerin dalaşması, kuzuların memeye saldırması.
kadim bir ağıdın yürek dağlayan ezgisi..

mardinliydi, savur ilçesinden.

elimi omzuna koyup kalktığımda bileğimden kavradı..
sustu.
sustum.
cümle alfabe yetersizdi, kaç dil bilmiş olursak olalım boştu..

-Allah kurtarsın halo dedim.
-hudeşte razı be dedi.

ayrıldık, savurun dağlarına bir türküyü emanet götürüyordum...

'oy meyremmi, meyremmi ez kurbane perçemmi
çaven hayrane çave, çavreşe meyremmi'


denize dalayım mı
bir balık alayım mı
gün battı şafak atı
daha yalvarayım mı
oy meyremmi meyremmi
ez kurbane perçemmi

hapislik zor zenaat, benim harcım değil. kesin ölürdüm 'oralar' yüzünden, 'oralar'ın derdinden..

konma bülbül konma, nergiz dalına
öldürürler aman, aman, aman
bir yar yoluna... 
 

Ahmet Kırmızı

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

...Karşılıksız ve hesapsız bir kardeşliğin, malub edilemez bir inancın medeniyeti... Sözün hüküm sayıldığı, sabrın yaşamakla eş olduğu bir ülke... Kapıları gelene de gidene de ardına kadar açık... Sözün "Selam" olduğu ülkeye hoşgeldiniz...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

  • Adanmış Hayatlar
  • Aya Bakış
  • Fotoğrafhane
  • Hasbihal
  • Kategorisizlik
  • Kitabiyat
  • Müzik
  • Nesir
  • Siirler
  • Söz Makamı
  • Videolar
  • Arkadaşlarım