Bir coşku var içimde bu gün kıpır kıpır Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum Gözlerim parke parke taş duvarlarda Açılıyor hayal pencerelerim Hafif bir rüzgar gibi süzülüyorum Kekik kokulu koyaklardan aşarak Güvercinler ülkesinde dolaşıyor Bir çeşme başı arıyorum Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp Mis gibi nane kokuları arasında Ruhumu dinlemek istiyorum Zikre dalmış her şey Güne gülümserken papatyalar Dualar gibi yükselir ümitlerim Güneşle kol kola kırlarda koşarak Siz peygamber çiçekleri toplarken Ben çeşme başında uzanmak istiyorum Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum
Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
Durun kapanmayın pencerelerim Güneşimi kapatmayın Beton çok soğuk, üşüyorum..
Muhsin YAZICIOĞLU
oyyyy kurbaaaannnnn oyyyyyy
çok istedik dualar ettik Yusuf a.s gibi düştüğün kuyulardan yeniden doğrul diye :(
mekanın cennet makamın sıddıkalar ve şehidlere eş olsun başkanım senin ve beş yoldaşının... sen özlediğin sonsuzluğun sahibine ulaştın... alnın ak pak... o bizden daha çok seviyor seni...
hakkını helal et bizlere...
inna lillah ve inna ileyhi raciun...
dağ başında durmuş,dağ gibi bir adam sonsuzluğa açılan pencerelerden ufukları kolluyor... karıncalanmış gözleri... yorulmuş... üşümüş... beklediği var uzaklarda ama mesafeler uzak.... çok uzak... elini uzattıkça, uzayan mesafeler giriyor araya... ey yiğidim dayan! ey yiğidim uyan! kalk ayağa ve doğrul yeniden! ruhun kekik kokulu dağların serin sular akan çeşmelerin özleminde öyleyese ne diye toplarsın kardelen çiçeklerini Yoksa üşütmek mi niyetin ellerimizi ey yiğidim dayan! ey yiğidim uyan! kalk ayağa ve doğrul yeniden!
Azerbaycan edebiyatının Mehmet Akif'i idi üstad...Edebiyat camiasının ve Türk dünyasının başı sağolsun Rabbim üstada rahmetiyle muamele buyursun,mekanı cennet makamı sıddıklara eş olsun inşallah....
....
''Uykun şirin olsun''diyerdin bana, ''Uykun şirin olsun''deyim mi sana? Gerek ben başına dönüm dolanım, Beni hayat için hep uyutanım, Söyle,ölümçün Nasıl uyutayım seni ben bugün?
B.VAHAPZADE
Türk dünyasının önde gelen şairlerinden Azerbaycanlı Bahtiyar Vahabzade 84 yaşında hayatını kaybetti.
Ünlü şairin Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de bulunan evinde vefat ettiği bildirildi.
Hayattayken Türk dünyasının yaşayan en büyük şairlerinden biri olarak nitelenen Vahabzade, uzun süredir hastaydı. Azeri şair için yarın Bakü Devlet Üniversitesi'nde veda töreni yapılacağı öğrenildi.
BAHTİYAR VAHABZADE KİMDİR?
Bahtiyar Vahabzade, 16 Ağustos 1925 tarihinde Azerbaycan'ın Şeki kentinde doğdu. 9 yaşında ailesiyle beraber Bakü'ye taşınan Vahabzade, ilk ve orta öğrenimini bu şehirde tamamladı. 1947 yılında Bakü Devlet Üniversitesi Filoloji Bölümü'nden mezun olarak aynı bölümde öğretim üyesi olarak ders vermeye başladı. 1964 yılında tamamladığı Samet Vurgunun Hayat ve Yaratıcılığı isimli monografisi ile filoloji doktoru ünvanını aldı. 1980 yılında Azerbaycan İlimler Akademisi üyeliğine seçilen Vahabzade, 1990 yılında emekli olana kadar üniversite de ders verdi.
Çok sayıda ilmi kongrelere katılan, seyahatler yapan Vahabzade, Almanya'daki Türk işçileri üzerinde araştırma ve incelemeler yaptı. Birçok defa Türkiye'ye geldi. Türkiye'den Bakü'ye giden pek çok ilim ve sanat heyetiyle görüşüp, görüş alışverişinde bulundu.
Vahabzade, 1960'larda başlayan özgürlük hareketlerinin öncülerinden biri oldu. Bu konuda kaleme aldığı 1959 tarihli Gülistan isimli şiirinde, ikiye bölünen (İran ve Rusya) Azeri halkının yaşadığı felaketleri anlattı. Adı geçen eserinden dolayı 2 yıllığına üniversitedeki görevinden uzaklaştırıldı. Azeri halkının sıkıntılarını konu ettiği pek çok eserini yurt dışına kaçırarak yayınlanmasını sağladı.
Eserlerinde Azeri Türkçesi'ni en temiz şekilde kullanmaya özen gösteren ve halkının duygularına tercüman olan Vahabzade Azerbaycan'da Halk Şairi adıyla anılır. 1995 yılında Azeri özgürlük mücadelesindeki hizmetlerinden dolayı İstiklal nişanı ile ödüllendirilmiştir. Vahabzade 1980-2000 yılları arasında da 5 defa milletvekili seçildi.
Vahabzade'nin Türkiye'de basılmış Ömürden Sayfalar (2000), Vatan, Millet, Ana Dili (2000), Soru İşareti (2002 ) gibi eserleri bulunuyordu. Eserleri 8'den fazla dile çevrilen ünlü şairin yayınlanmış 40'ı aşkın şiir kitabı, 11 ilmi eseri, 2 monografisi, çeşitli piyesler ve yüzlerce makalesi bulunuyor. Vahabzade, eserlerinde genellikle özgürlük, yurt sevgisi, din gibi temaları işlemişti.
Bahtiyar Vahabzade'nin eserlerinden bazıları şunlardır:
Şiirler ve manzum hikayeler: Menim Dostlarım, Bahar, Dostlug Nağmesi, Ebedi Heykel, Çınar, Sade Adamlar, Ceyran, Aylı Geceler, Şairin kitaphanası, Etiraf, Şeb-i Hicran, İnsan ve Zaman, Bir Ürekde Dört Fesil, Seçilmiş Eserler, Kökler-Buğdaylar, Deniz-Sahil, Bir Baharın Garangusu, Dan Yeri, Payız Düşünceler, Şehitler, Özümle Sohpet, Mugam.
Tiyatro eserleri: Vicdan, İkinci Ses, Yağıştan Sonra, Feryat, Darağacı, Artık Adam.
Hatıra-Seyahatname eserleri: Sanatkar ve Zaman, Sadelikte Büyüklük, Derin Katlara Işık. (CİHAN)
Melihat Gülses Melihat Gülses, 1 Ekim 1958 tarihinde Konya Akşehir’de doğmuştur. Ahmet Tahir ve Nurten Köseoğlu çiftinin üçüncü çocuğudur. Ağabeyi Zeki Celal Köseoğlu, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirerek çeşitli illerde savcı olarak görev yapmış ve meslekten emekli olarak serbest olarak çalışmaya başlamıştır. Ablası Emeti(Demet) Köseoğlu İktisat Fakültesi mezunu olup bankacılık yapmaktadır. İlk ve orta okulu babasının bir bankada çalışması nedeniyle Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde tamamladı. Bu arada ilk müzik eğitimini babası Ahmet Tahir Köseoğlu’ndan bu yıllarda almaya başlamış ve kendisinden birçok eser meşk etmiştir. Lise eğitimine İstanbul’da Fatih Kız Lisesi'nde başlamış ve lise ikinci sınıfı okurken konservatuara kaydolarak hem lise hem de Konservatuara devam etmiştir. 1976’da girdiği İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Ses eğitimi (Şan) bölümünü 1984’de tamamladı. Ses rengi (SOPRANO). Konservatuarda, Bekir Sıtkı Sezgin, Alâeddin Yavaşça, Tülûn Korman ile repertuar, Nurten Erpek’ten solfej ve nazariyat, Güher Güney ve Güzin Güney ile şan çalıştı. 1981 yılında TRT İstanbul Radyosu’na girdi. Türkiye’nin ünlü din adamlarından biri olarak tanınan Hâfız ve Mevlidhân Ali Gülses’in dördüncü çocuğu olan Necip Gülses’le konservatuarda okuduğu yıllarda tanışarak 4 Kasım 1983 yılında evlendi. Eşi Necip Gülses, 1981 yılından itibaren konservatuarda Tanbur Öğretim Görevlisi olarak Melihat Gülses’e konservatuar eğitiminin son iki yılında Tanbur öğretmenliği yaptı. Halen TRT İstanbul Radyosu’nda Tanbur sanatçılığının yanında bestekârlığı ve ressamlığı ile de tanındı. 30.07.1984 yılında kızı Neva Cansın Gülses dünyaya geldi. 1985 yılında vermiş olduğu ilk solo konserinde Münir Nurettin Selçuk’un eserlerini Bilsak Sanat Merkezi'nde seslendirdi. 1983 yılından itibaren Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumunda (TRT) solo programlar yapmaya başladı. 13 Mart 1991 yılında ilk defa yurt dışına çıkarak, Europalia Festivali'ne,(Almanya, Hollanda, Belçika ve Fransa’nın ortaklaşa tertip ettiği) Fasıl Topluluğu ile katıldı. 1992 yılında İstanbul Televizyonunca hazırlanan “Güldeste” isimli, 7 bölümlük, karşılaştırmalı bir Türk Müziği programının yapım ve sunuculuğunu yaptı. 27 Temmuz 1992 yılında Mısır’ın Başkenti Kahire de Turizm Bakanlığınca düzenlenen Türk Haftası’na katılarak beş konser verdi. 3 Mayıs 1993'te İTÜ Konferans Salonunda (G Anfisi) İTÜ Mezunları Derneği adına bir konser verdi. 29.7.1993 de Kudsi Erguner’le İspanya Barselona’da “Rumeli Türküleri” konserini verdi. 1994 yılında ABD’de basılan “Tatyos Efendi” CD’sinde bestecinin eserlerini okudu. 17 Haziran 1995'te Kıbrıs Girne’de düzenlenen “Altın Zeytin” Müzik yarışmasında Hasan Esen’in eserini seslendirdi. 1995 yılında Engin Ege yönetimindeki TRT İstanbul Radyosu Tango Orkestrasında solist olarak Tangolar seslendirmeye başladı. 29 Haziran 1996 tarihinde 24. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali’nde Kudsi Erguner’in projesi olan “İstanbul Türküleri-Rembetiko” isimli konserde, Rumca ve Türkçe olarak türkülerimizi seslendirdi. 3 Temmuz 1996 da “İstanbul Türküleri-Rembetiko” isimli konserin tekrarını Yunanistan’ın Başkenti Atina’da seslendirdi. 16 Nisan 1997 de Cemal Reşit Rey Konser Salonunda, Ûdi Bestekar Cinuçen Tanrıkorur’un Fantezi eserlerini seslendirdi. 28 Haziran 1997 tarihinde 25. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali kapsamında, Aya İrini’de “Viyana’dan İstanbul’a Şarkılar” isimli konserde, Fransız soprano Catherine Dubosc ile birlikte Şevki Bey ve Schubert’in eserlerini seslendirdi. 1997 yılında Kudsi Erguner’in kurduğu İstanbul Hanımları “Harem” topluluğuyla birlikte Fransa’nın başkenti Paris’te “Festival De L’imaginaire” isimli etkinliklere katıldı. Aynı yıl topluluğun CD’i "Chant du Harem" yayınlandı. 25 Ocak 1997 de CRR Konser Salonu'nda İTÜ Devlet Konservatuarı Orkestrasının konserine solist olarak katıldı. 1 Eylül 1998 yılında Mavi Nota Müzik dergisinin “Geleneksel Müzikler Teşvik Ödülü”nü aldı. 1998 yılında TRT'nin açmış olduğu “Dede Efendi Beste yarışmasında” bestesi İsmail Ötenkaya’ya ait olan “Sen ağlama” isimli eseri seslendirerek üçüncülük ödülünü almıştır. 1998 yılında Osmanlı Bankası'nın 135. kuruluş yılı münasebetiyle, Aya İrini Kilisesinde tertib edilen konsere Soprano Catherine Dubosc ile birlikte katıldı. 8 haziran 1998'de Galatasaray Lisesi Tevfik Fikret Salonunda “Galatasaraylı Besteciler” isimli bir solo konser verdi. 10 Şubat 1999 tarihinde CRR Konser Salonunda “Geçmişten Günümüze Fanteziler” ve aynı yıl 20 Haziran 1999'da AKM küçük salonda, 27. Uluslararası İstanbul Festivali’nde “Klâsikten Fanteziye” isimli iki ayrı solo konserini şef İhsan Özer Yönetiminde, özel bir Türk Müziği Orkestrası eşliğinde verdi. 7 Ekim 1999 Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda Uzel Holding sahibi Ahmet Uzel’in ölümünün 1. yılı münasebetiyle düzenlenen “Ahmet Uzel'i Anma Konseri”nde bestecinin eserlerini seslendirdi. 14 Şubat 2000 tarihinde CRR Konser Salonu’nda “İstanbul’dan Atina’ya Türküler” isimli solo konserini verdi ve aynı ismi taşıyan albümünü çıkardı. 26 Ekim 2000'de Bursa Tayyare Kültür Merkezi'nde, Kültür Bakanlığı Bursa Devlet Türk Müziği Topluluğu'nun açılış konserine solist olarak katıldı. 18 Nisan 2000'de Yunan Sanatçı Kiryokos Kalaycidis’in kurmuş olduğu “En Chordais” topluluğuyla birlikte Atina’da konser verdi ve Bestekar Zaharya isimli CD'si Yunanistan’da basıldı. 27 Temmuz 2000 tarihi Uluslararası Nasrettin Hoca Şenlikleri'nin açılış konserini Konya Akşehir’de verdi. 28 Ocak 2000 yılında Almanya Hamburg'da kurulmuş olan Türk ve Yunan Dostluk Derneği'nin davetlisi olarak Hamburg Musiki Derneği'yle birlikte bir solo konser verdi. 2000 yılında Uzel Holding adına “PERA 1930” ve “Ahmet Uzel Eserleri” ismli iki albüm yaptı. “Narçiçeğim” isimli albümü 2001 yılında Türk Musikisi Vakfı tarafından çıkarıldı. 20 Haziran 2001 tarihinde 29. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali çerçevesinde yer alan “Kökten Geleceğe” isimli solo konserini Atatürk Kültür Merkezi Büyük salonda verdi. 2002 yılında “İnce saz” topluluğuyla birlikte CRR konser salonunda bir konser verdi ve “Eylül Şarkıları“ isimli albümü basıldı. 2003 yılında Türk Müziğine katkılarından dolayı “Müzdak” (İstanbul Türk Müziği Dernek Vakıfları Dayanışma Konseyi) tarafından verilen “10.Yıl Kültür ve Sanat Ödülleri“nden birine layık görüldü. 2004 yılında Şair Hüsamettin Olgun’un şiirlerinden bestelenmiş “Hüznün Hikayesi” isimli albümü basıldı. 2004 yılında “Berksav” (Bergama Kültür ve Sanat Vakfı) tarafından yılın Türk Müziği Sanatçısı ödülüne layık görüldü. 2004 Yılında Yunanistan Selanik şehrinde bir solo konser ve Selanik Konservatuarında Masterclass olarak ders verdi. Ayrıca pek çok yurtiçi ve yurtdışı konserlerinde solist veya çeşitli topluluklarla ülkemizi temsil etti. Halen müzik yaşamına TRT İstanbul Radyosu'nda devam etmektedir.
Su,toprak,ırmak:Bir tek feryat! Ağaç,çalı,bir çağırış''Enel Hak!'' Bütün eşya ıstırabına layık hale gelmiştir Hepsi binlerce Mansur'dur! Hangisini dar ağacına çekeceksin?
Resimsiz, Cisimsiz, Ünvansız (Hallacı Mansur)
Birinci savunucu, “Müvekkilim suçsuzdur,” diye söze başladı ve şöyle devam etti:
“Bir bardağa meşrubat konulduğunda bardakla meşrubatın rengi birbirine karışır. Bu durumda bardağı anmaksızın meşrubatın varlığından söz etmekte ne sakınca olabilir!”
İkinci savunucu, birinci savunucuya tebessüm ederek sözü devraldı:
“Soğuk bir demiri ateşe atarsanız tıpkı ateşin korları gibi kızarmaya başlar, rengi ve şekli ile muhteşem bir ateş parçası haline gelir. O zaman demirin lisan-ı haliyle ‘Ben ateşim, ben ateşim!’ demesi boşuna değildir; evet ateştir o.”
Üçüncü savunucu, suyla camı, demirle ateşi harmanlayıp suç kılıfını müvekkillerinin üzerinden bir harmani gibi sıyıran dostlarından sonra ne diyebilirdi ki! Bir an düşündü, sonra su ve ateşe gölgeyi ilave etti:
“Bir insanın gölgesi, kendinden hâsıl oluyor. Gölge, onun bir görünüşüdür. Bu kimseyi aşırı seven, gölgeyi filân görmez. Ondan başka bir şey görmez. Gölge, o kimsenin aynıdır, diyebilir.”
Hakim, birincisiyle ikincisi arasında 150, ikincisiyle üçüncüsü arasında 350 yaş fark bulunan bu üç savunucuya korku ve hayranlıkla baktı: İmam Gazzalî, Mevlânâ Celâleddin, İmam Rabbânî. Kararı verilmiş, infazı yapılmış bir davaya asırlar sonra müdahale eden bu heybetli adamlar Hallac-ı Mansur’un iade-i itibarını istiyorlardı.
Hallac-ı Mansur yürüyor beraberinde sırları. 12 yaşında doğduğu Tûr’dan Vâsıt’a Kur’an’ı hıfzetmeye, 16 yaşında Vasıt’tan Tüster’e, Sehl et-Tüsterî’nin tasavvuf okulunda yerini almaya, 20 yaşında Cüneyd’e sorular giydirmek, Amr b. Osman el-Mekkî’den cevaplar giymek için bir hırkayla beraber Basra’ya ve Bağdad’a yürüyor. “Vay ki vay kalbime ve devşirdiğine,” diyerek üç kere Mekke’ye yürüyor yüzlerce seveniyle. Horasan, Maverâünnehir, Sicistan, Kirman, Fars, Talekân, Türkistan, Maçin, Turfan ve Keşmir’e yürüyor kıvılcımlar saçarak. Tutuşanlar, ona “Sırların Hallacı” diyorlar, kendilerine “Mansûrîler.” Kıskançlara gelince, haset ateşi hep amellerinde. Oysa hallaç pamuğu gibi atıyor benliğini Mansur. Hakk’a yürüyor hür olmak için. Özgürlüğü yeniden tanımlıyor:
“Kul, ubûdiyetin bütün şartlarını kendinde toplarsa, Allah’tan başkasına kul olmanın yorgunluğundan kurtularak hürriyete kavuşur.”
O Rabb’iyle bir göz kırpması zamanda bile ayrılığa tahammül edemezken, siyaset meydanına kazanlar taşınıyor biteviye. Karmatîler Abbasiler’e karşı ayaklanıyorlar. Kâbe’yi talan edip, çalıyorlar Hacerülesved’i. Kıskançlara gün doğuyor. Hallac’la Karmatiler arasında hayalî köprüler kuruyorlar. Fakat yıkılınca hayalî köprüler, yeni bir köprü gerekiyor idam etmek için Hallac’ı üzerinde. Yardım ediyor onlara Hallac bir cümleyle asırları sarsacak:
“Enelhak”
Sekiz yıl yatıyor hücrede Hallac. Bir gece zindanda bulamıyorlar onu. İkinci gece ne zindan var ortada ne de o. Üçüncü gece, zindan ve Mansûr yerli yerinde. Soranlara, “İlk gece O’nunlaydım, beni bulamadınız. İkinci gece, O benimleydi, ne beni ne de zindanı görebildiniz. Üçüncü gece, her şey yerli yerindeydi,” diyor. Haset ateşleri parlıyor tekrar.
Bayezid-i Bistâmî’nin “Kendimi tesbih ederim, benim şanım ne büyüktür,”, Cüneyd-i Bağdâdî’nin, “Cübbemin altında Tanrı’dan başkası yoktur,” sözleri aşk sarhoşluğuna bağışlanıyor da Hallac’ın “Ben Hakkım” sözü darağacı dikiyor Dicle nehrinin başına. “Aşk namazı için abdest ancak kanla alınır,” diyen Mansur’un üzerine taşlar yağıyor aralarında bir gül. Şiblî’nin gülü “Ah!” dedirtiyor, Hallac hep suskun. Zira söylemişti söyleyeceğini: “Eğer Allah’ı tanımıyorsanız eserini tanıyınız. İşte o eser benim. Ben Hakkım; çünkü ebediyen Hak ile Hakkım!” Aşkı haz değil elem olarak tarif eden Hallac’ın külleri Dicle nehrini kabarta dursun “Enelhak” ateşi yüzyıllardır sûfilerin sır meşalelerini yakıyor.
“Ayrılık karanlıkta gelirse sana/Safa nurunun meşaleleri altında yürü!” diyor onlara Hallac.
İmam Gazzalî, Abdülkadir Geylânî, Aynulkudat el-Hemedânî, Feridüddin Attar, Mevlânâ Celaleddin Rumî, Ahmed Yesevî, İbnü’l-Arabî, İmam Rabbânî ve Yunus Emre cübbelerinin yakalarını kaldırıp her asırda bir kere daha giriyorlar celseye. Şeyh Vefa, “Mansûr niçin ‘Enelhak’ dedi?” diye sorulunca, ‘Enelbatıl’ mı diyecekti!’ diye kükrüyor. Yunus Emre, sorulmadan söylüyor,
“Daim ENELHAK söylersem/ Haktan cü Mansur olmuşam/ Kimdir bendi berdar eden/ Bu şehre meşhur olmuşam,” diye.
İnna Lillah ve İnna ileyhi Raciûn ......................................................................................
Bas koymuşum Türkiyemin yoluna Düzlüğüne,yokuşuna ölürüm, Asırlardır kır atımı suladım. Irmağının akışına ölürüm.
Dizeleri dillerde marş olan şair Dilaver Cebeci Hakka yürüdü.
DİLAVER CEBECİ
1943'te Gümüşhane'ye bağlı Kelkit ilçesinin Dayısı köyünde doğdu. Ailesinin Kırıkkale'ye göçmesi üzerine ilkokulu orada tamamladı. Ortaokulu Merzifon ve Mersin askeri okullarında, Kınkkale'de başladığı lise öğrenimini Erzincan'da tamamladı. A.Ü. İlahiyat Fakültesi'ni bitirdi (1970) Aydın'da öğretmenlik ve Halk Eğitimi Başkanlığı,İstanbul Ortaköy Eğitim Enstitüsü'nde öğretim görevliliği, Diyanet işleri Başkanlığı'nda neşriyat uzmanlığı, Üsküdar Kız Lisesi'nde öğretmenlik yaptı. İ.Ü. İktisat Fakültesi'nde İktisat Tarihi yüksek lisansı ve sosyoloji doktorası yaptı. Marmara Üniversitesinde öğretim üyeliği yaptı, ilk şiiri 1965 yılında Defne dergisinde çıktı, Şiirleri, hikayeleri, mensureleri ve mizah yazılan Devlet, Töre, Bozkurt, Türk Edebiyatı, Türk Yurdu, Güney Su, Ortadoğu, Hergün, Yeni Düşünce, Ayrıntılı Haber, Türkiye dergi ve gazetelerinde yayınlandı. Dilâver Cebeci, millî ve tarihi motiflerle bezeli lirik şiirleriyle tanınır. Edebiyatımıza "Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi" mizahî tipini kazandırdı. Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi imzasıyla yazdığı yazılarında Türk sosyal hayatına bir 16. yüzyıl Osmanlı vatandaşı gibi bakarak, bu hayatın Türk kültürüne yabana yönlerini latif bir üslupla hicvetti. Edebiyatımızda uzun ve hikayemsi mensure türünü denedi ve bu denemelerinde milli romantizmi vermeye çalıştı. Şiirleri: Hun Aşkı (1972, ikinci baskısında mensurelerini ekledi, 1984), Şafağa Çekilenler (1984), Ve Sığınırım içime (1992), Kandahar Dağlarında Sabah Namazı (Kendi sesinden kaset, 1992). Mensureler: Mavi Türkü (1983). Mizahî yazıları: Devranname (Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi imzasıyla, 1984). Oyunu: Büyü (1984). İktisat Tarihi ve Sosyoloji konularında makaleleri olan Cebeci'nin "Tanzimat ve Türk Ailesi" isimli bir kitabı 1993 yılında neşredildi.
ELLERİNİ BANA VERECEK MİSİN?
Dost kentleri yıkıp sana gelmişim Esirin olmayı şeref bilmişim Bilsen ıssızlıktan nasıl yılmışım
Bu sessiz dünyama girecek misin? Ellerini bana verecek misin?
Gül yüzünü geceler dokurum Şiirimsin günde binkez okurum Dara düştüm sağım solum uçurum
Şimdi bu müşkülüm görecek misin? Ellerini bana verecek misin ?
Ümitler dal-budak, ümitler sıcak Ellerinki karanlığı kovacak Bir rahmet bekliyorum yağdı yağacak Bu kısır toprağı sürecek misin? Ellerini bana verecek misin?
Dilaver CEBECİ
Allah c.c üstada rahmeti ve merhametiyle muamele buyursun,mekanı cennet olsun.
''Dilaver razı olmustur uzaklardan temaşaya Yeter ki hüsnü var olsun ve şirin canı sağ olsun. ''
Sen gittin ahsen-i takvim üzre,biz kaldık esfeli safilinde!
DİLAVER CEBECİ SAGUSU
Cebeci istasyonuna, garip Dilaver geldi Rahmet seferi trenle, usul usul yol aldı
Tuna’ın yamacına, oturup ta baharda Doya doya bir yudum, kımızı içemedik Mor dağlar eteğine, yağan her damla karda Bozkır çiçeği gibi, hesapsız açamadık Kana kana bir yudum, kımızı içemedik
Ünlü şehirde hani, ünsüz gezenler varya Sendemi onlar gibi, göçüp gittin Dilaver Bozkırda at koşturan, kahramanlardan kalan Kargını, kalkanını, tuğlarını bana ver Ansızın aramızdan, göçüp gittin Dilaver
Bir hüzün muştusudur, sırlara kadem vurmak Damlayan yaş sen misin, Bozkurtların gözünden Boynumuzun borcudur, kılıçla selam durmak Sitareyle beraber, kayarken gökyüzünden Dökülen yaş sen misin, bozkurtların gözünden
Sen ki kale burcusun, tut Yıldızı Ay ile Selam eder Asya dan, elde kopuz ozanlar Ne seni ne bayrağı, düşürmez ölse bile Kırk ok yese bağrına, Ulubatlı Hasanlar Destan düzer Asya dan, elde kopuz ozanlar
Baş koyup Türkiye’min, o uzun yollarında Senin dilinden ancak, senle yürüyen anlar Vatanımın dört yana, uzayan kollarında Can verse son nefeste, ölmez ki kahramanlar Senin türkünden ancak, senle yürüyen anlar
İnmiş Ötügen gibi, bahadırlar yurdundan Beyler yüceliğinde, asil kanlı bey ağam Gök tüğlü yelesiyle, gökbörünün ardından Beş yüz değil bin köpek, ürüyecek ey ağam Heybetler heybetinde, asil kanlı bey ağam
Senin için toplanmış, Kağan’ın fermanıyla Küfrün zul yüreğini, mızrak gibi delenler Alparslan’ıyla Yıldırım’ıyla Dündar’ıyla Gökte seni bekliyor, nur dağından gelenler Zalimin ciğerini, mızrak gibi delenler
...Karşılıksız ve hesapsız bir kardeşliğin, malub edilemez bir inancın medeniyeti... Sözün hüküm sayıldığı, sabrın yaşamakla eş olduğu bir ülke... Kapıları gelene de gidene de ardına kadar açık... Sözün "Selam" olduğu ülkeye hoşgeldiniz...